10 Temmuz 2017 Pazartesi

Atatürk'ün izlerini taşıyan Avrupa'daki beş tarihi bina

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhurbaşkanı olduktan sonra yurt dışına hiç çıkmadı. Ancak Kurtuluş Savaşı öncesinde çeşitli görevlerle Avrupa’ya gitmişti. Hatta doğduğu Selanik bile bir Avrupa kentiydi. Atatürk’ün bu Avrupa gezileri sırasında bulunduğu binalardan bazıları ayakta. İşte o binalardan beşi...




Bu şehirlere gitmeden önce, bu yazarları mutlaka okuyun

Büyük ve kadim kentler, onları anlatan yazarlarla ve romanlarla var olmuştur. Bu kentlere seyahat etmeden önce bu kitapları okumak, insana farklı ve asil bir bakış açısı kazandırır. Peki hangi şehre seyahat etmeden önce hangi kitabı okumalı? İşte bir dizi öneri...




21 Aralık 2012 Cuma

Kent...


Latincede kente ait, kentsel anlamına gelen “civil” kökünden türeyen “civilization” sözcüğünün bizdeki anlamı “medeniyet”. Medeniyet sözcüğü ise Arapçada yine kentli anlamına gelen “medenî” kökünden türemiş. Yani hem Batı hem Doğu, medeniyeti “kentlilik” olarak tanımlamış...



20 Kasım 2012 Salı

Avcılar Kulübü (Orduevi) önünde Metropolit Hrisostomos

Bu hafta yayında üzerinde durduğumuz fotoğraf, 16 Mayıs 1920 tarihini taşıyor. Fotoğrafta İzmir Ortodoks Rum Cemaati'nin ruhani lideri Metropolit Hrisostomos ve bir grup rahip görülüyor.


Fotoğraf, rıhtımda bulunan Avcılar Kulübü önünde çekilmiş. Bu binanın, işgal yıllarında Yunan Orduevi olarak kullanıldığı biliniyor. Metropolit Hrisostomos'un imparatorluk cübbesini giymiş olduğunu görüyoruz. Bu da önemli bir törenin öncesinde ya da sonrasında olunduğunu gösteriyor. Fotoğrafın sol üst kısmında okuduğumuz 16 Mayıs 1920 tarihine bakılacak olursa Yunan Kraliyet Ordusu'nun İzmir'i işgalinin yaklaşık birinci yıl dönümünde olunduğunu ve bununla ilgili bir tören yapılmakta olduğunu düşünebiliriz.

Fotoğrafata elinde asasıyla görülen Hrisostomos, dini bir önder olmakla birlikte fevkalade politik yetenekleri de olan bir etnik liderdi. Ya da öyle davranıyordu. İşgal öncesinde mütareke çerçevesinde işgali meşru kılacak ortamın oluşumu için yoğun bir çalışma içinde bulunmuştu. Uç seviyede bir Helen milliyetçisi idi.

Akıbeti, işgali izleyen günlerde Nurettin Paşa tarafından Kemeraltı'nda linç ettirilmek oldu. Ne var ki TBMM Orduları'nın İzmir'e gireceği ve şehrin Yunanlılar tarafından kaybedileceği anlaşıldığından itibaren üç kez şehri terketme şansı yakalamış, ancak bunları geri çevirmişti. Gemisini en son terkedecek, hatta onunla beraber dibi boylayacak bir kaptan gibi davranmıştı.

Ancak elbette bu davranışı, onun Türk ve Helen halklarının çektiği acılarda sahip olduğu sorumluluğu hafifletecek değil.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Sarıkışla'nın iç avlusu ve Halilrıfatpaşa manzarası

Yeni Asır TV'de hazırladığımız Haftalık Mecmua programında her hafta sevgili Halil Fincan'ın bulduğu isim ile "Resimaltı" başlığı altında İzmir'in bir eski fotoğrafı üzerine atıp tutuyoruz ya, bu fotoğrafları ve atıp tuttuklarımızın bir özetini burada da paylaşacağım artık. Bu fotoğraflar, genellikle bilinen fotoğraflar olmayacak tabi ki.

Önceki hafta Sarıkışla'dan çekilen şu fotoğraf üzerinde durmuştuk:



Fotoğraf, 1955 yılına dek Konak Meydanı'nda heybetli güzelliğiyle varlığını sürdüren, ancak bu tarihte "yol yapmak için" yıkılan İzmir'in bu çok önemli binasının meydan tarafındaki bloğunun üst katından çekilmiş. İşgal yıllarında çekilmiş olduğunu düşünüyorum. Avludaki havuz da fotoğrafta net biçimde görülüyor. Arka planda ise 14 Mayıs 1919'da düzenlenen Redd-i İlhak mitinginin yapıldığı ve ateşlerin yakıldığı Bahribaba sırtlarını görüyoruz. Üst kesimde ise Halilrıfatpaşa semti..

Sahil şeridinin yapıya ne kadar yakın olduğu düşünüldüğünde daha önce de burada ifade ettiğim "Plansızlığın Planı" uygulamalarının yarattığı yıkım daha iyi anlaşılabilir diye düşünüyorum. İzmir'i geçtiğimiz yüzyıl boyunca nasıl elbirliğiyle çirkinleştirdiğimizin kanıtlarından bir diğeridir bu fotoğraf.

15 Mayıs 2012 Salı

Yüz yıllık bir melodram...


Etnik kimliklerin izahında “öteki”ler ciddi bir tamamlayıcıdır. Çocukluğumuzdan beri “Türk” kimliğimizi bir açıdan bakıldığında Yunan ya da Ermeni öteki ile şekillendirdik. Yunan ve Ermeni de kendi kimliğini Türk öteki ile şekillendirdi.

Milliyetçiliğin yükselmesi, Batı’da ve bizde farklı yollarla oldu. Batı’da milliyetçiliğin yarattığı çatışmalar, sanayi devrimi, burjuvazinin güçlenmesi ve doğal olarak diğer uluslarla hammadde savaşlarına girilmesi şeklinde oldu. Doğu’daki milliyetçilik ise etnik milliyetçilik şeklinde ortaya çıktı.

Batı’dan bakıldığında çok uluslu Osmanlı Devleti’nden kopan parçaların en dikkat çekeni Yunanistan olmalı. Zira Yunanistan, egosantrik / benmerkezci Avrupa medeniyeti için bir ilham kaynağı idi. Sömürgeci Avrupa felsefesi ve dünya görüşüne göre bütün medeniyet, külliyen Avrupa’nın eseriydi ve bunun çıkış noktası da antik Yunandı. Bu yüzden 1820’lerde yaşanan Yunan Bağımsızlık Ayaklanması Avrupa’yı fazlasıyla heyecanlandırmıştır. Ne de olsa Yunanistan güneşi yeniden doğuyordu. Perikles’in şanı tekrar vücut bulacak, barbar Asyalılar’ın gözleri, Yunanistan’ın ışığı karşısında kamaşacaktı.

Bununla birlikte medeniyetin her türlüsünün Yunan kaynaklı olduğu görüşüne karşı çıkanlar batılılar da var. Örneğin Profesör Martin Bernal, “Kara Atena” adlı kitabında çağdaş medeniyetin asıl kaynağının Sümer ve Mısır olduğunu, Yunan’ın bildiği her şeyi bu iki medeniyetten öğrendiğini söyler. Belki de Avrupa, medeniyetin sahibi ve yaratıcısı olduğu tezini nesnel bir zemine oturtmak istiyordu.


Antik Yunan Medeniyeti karşısında her zaman tüylerim diken diken olmuştur; Yunanların insanlığa büyük katkısı olduğunu düşünürüm. Ama adına “medeniyet” denen birikimin, ortak bir kültür üretimi sonucu ortaya çıktığına da inanırım. Yunanların matematiği ve tıbbi bilimleri Mısır’dan; yazıyı, ticareti ve tarımı Sümer’den aldığını yadsımamak, Mezopotamya medeniyetinin çağdaş Avrupa’ya giden yolda baş durak olduğunu unutmamak gerekiyor.

1800’lerin başındaki isyan, Yunan tarihinin tüm bu boyutlarından ötürü Avrupalı entelektüelleri fazlasıyla heyecanlandırdı. Kıtada bir “helenofil” modası baş gösterdi. Helenofil, kelime anlamı olarak “Yunan dostu / Yunansever” demek. Bu helenofil entelektüeller, bir dönem kitleler halinde Yunan İsyanı’na katılmak için Osmanlı ülkesine geldiler. Perikles’in dirilişine şahit olmak için.. Tabi tamamına yakını, isyan ve savaş sırasında gördükleri kan ve vahşet karşısında hayal kırıklığına uğrayarak tırıs tırıs geri döndü.

Milliyetçiliğin çok uluslu Britanya’yı daha da çok uluslu hale getirirken, çok uluslu Osmanlı’yı giderek tek uluslu hale nasıl olup ta getirdiğini düşünmek gerek. Yunan isyanının başlamasından itibaren Osmanlı Devleti, doğal olarak ülkenin bütünlüğünü korumak için savunmaya geçti. İsyana destek olanlar cezalandırıldı. İşte bu kapsamda İstanbul Patriği Gregoryas’ın patrikhane kapısındaki idamı, Yunanistan’ın adeta kurucu mitlerinden birini oluşturur. Gregoryas’ın önünde idam edildiği kapı bugün hala kapalıdır ve fanatikçe bir inanışa göre İstanbul Yunanistan’ın eline geçinceye dek açılmayacaktır. 1830’da bağımsız Yunan Krallığı’nın ilan edilmesi, Anadolu Rumluğu için de yeni bir dönemin başlangıcını oluşturdu.

İstanbul Patriği V. Gregoryas'ın idamı

Şimdi sahne yavaş yavaş kararsın... Ve tekrar aydınlandığında, top ve tüfek sesleri içindeki Yunan bağımsızlığından sıyrılmış olalım; neşeli limanı ve pırıl pırıl deniziyle binlerce yıldır yaşayıp giden İzmir çıksın karşımıza...

1821’de Mora’da çıkan ve on yıla kalmadan Yunanistan’ın bağımsızlığıyla sonuçlanan isyan, İzmir kamuoyunda da  büyük bir ilgiyle karşılandı kuşkusuz. Bu olay, yüzlerce yıldır rahat, serbest ve etnik çatışma nedir bilmeden yaşayıp giden Türk ve Rumlar arasında ilk fikir ayrılıklarına, ilk “ötekileşmelere” yol açtı.

1821’de Mora İsyanı’nın bastırılmasının ardından ele geçirilen asilerin bir bölümü İzmir’e getirildiğinde kentte çeşitli boyutlarda kargaşaların çıktığını biliyoruz. Aslında İzmirli Rumlar, isyan karşısında ne yapacaklarını çok ta fazla bilemiyorlardı. Belki de yüreklerinin bir yarısı heyecanla hareketi desteklerken, diğer yarısı “Hayır” diyordu. Ne desek farazi; yaşamak lazım o anı.

Kaynaklar, isyan karşısında İzmirli Rum kamuoyunun bölündüğünden bahseder. Mesleği ticaret olanlar çoğunlukla isyanı tasvip etmiyor ve kurulu düzenlerini korumak istiyordu. Belli bir kesim ise heves ve heyecanla Mora İsyanı’nı destekliyordu. Sonuçta bu ikinci gruptan pek çok kişi, isyana fiilen katılmak üzere İzmir’i terk etti.

Geri dönebildiler mi? Bilemeyiz. Ama ölenler, bağımsız Yunan devleti yolunda hayatını kaybeden ilk şehitlerden oldular.

İşte bu noktada sahnemiz yine kararsın.. Ve 1821’den, 1921’e gelelim... Yüz seneyi göz açıp kapayana dek geçiverelim. İzmir, bağımsız Yunan Krallığı’nın ilanından ve Megalo Idea’nın başlangıcından bir asır sonra, Yunanistan’ın işgali altındadır.

Gözümüzün önünden müzikli sahneler gelir geçer.. Mesela Kramer Palas ve içindeki Helenique Club, bütün neşesiyle oradadır. İşgal yönetiminin üst düzey askeri ve sivil yetkilileri, akşamları iki kadeh atmak ve Kemalist Direnişçiler ile mücadele hakkında şehre ulaşan son haberleri tartışmak üzere Kordon’da bulunan Hellenique Club’a gelmektedirler.


Şehirdeki Rumların en saygın buluşma yeri olan bu kulüp, 19. yüzyılda “Rum Tüccarlar Kulübü” adıyla açılmıştı. İlk yeri, şimdiki Halit Ziya Bulvarı civarında bulunan Aya Fotini Kilisesi’nin karşısıydı. Daha sonra İzmir’in en ünlü oteli olan Kramer Palas’ın içinde faaliyet göstermeye başlamıştı.

İşgal İzmir’inde Rum çocuklar, okullarına gitmeyi sürdürüyorlardı. 1733’ten beri faaliyet gösteren Evanjelik Koleji’nde Eski Yunan Edebiyatı, coğrafya ve cebir dersleri, aralıksız sürüyordu. Rum çocukları, Evanjelik Koleji’ndeki yedi yıllık eğitimlerinin ilk üç yılını “Elen Okulu”nda, son dört yılını ise “Gymnasium”da geçiriyorlardı. Okulun, İlyada’nın antik dönemden kalma nüshalarını da içerdiği söylenen muhteşem bir kütüphanesi vardı. Bu okul ve kütüphane, çok değil, bir yıl sonra kül olup gidecekti.


Erkek çocuklar Evanjelik Koleji’ne giderlerken, varlıklı Rum ailelerin kızları da “Homerion”da eğitimlerini sürdürüyorlardı. Okulun adı, Müslümanıyla, Rumuyla, Yahudisiyle bütün İzmirlilerin hemşerisi olmaktan gurur duyacağı antik çağ şairi Homeros’un adına ithaf edilmişti.

Şehrin siluetine bakıldığında dikkat çeken en yüksek yapı, 30 metreyi aşan boyuyla Aya Fotini Kilisesi’nin çan kulesiydi. İzmirli Türkler için Konak’taki Saat Kulesi ne ifade ediyorsa, şehrin Rumları için Aya Fotini’nin çan kulesi aynı şeyi ifade ediyordu. İzmir bir Yunan şehri olarak kalsaydı, kentin sembolü bu kule olabilirdi.


Aya Fotini, Rumların -her ay birkaç tane olan- dini bayramlarında ve şenliklerinde düzenledikleri etkinliklerin de merkeziydi. Bu bayramların en önemlisi, hiç kuşkusuz Paskalya idi. Paskalyalarda, şehrin Aya Vukla gibi, Hacıfrangu gibi, Aya Konstandinos gibi muhtelif Rum mahallelerinde çoğunlukla mahalleyle aynı ismi taşıyan kiliselerden çıkan halk, ellerinde resim ve ikonalarla sokak sokak dolaşır, akşam ise fener alayı için Aya Fotini önündeki meydanda toplanırdı.

“Kathari Defthera” Rumların uçurtma bayramıydı. “Temiz Pazartesi” anlamına gelen Kathari Defthera bayramında İzmir’in Rum gençleri, kendi yaptıkları şekil şekil ve renk renk uçurtmalarla adeta bir “gökyüzü şenliği” düzenlerdi.

Şimdi sahnemizde, işte bu gökyüzü şenliği olsun.. Havada körfezin mis gibi yosun kokusu.. Ve kızların, oğlanların söylediği cıvıl cıvıl Rumca şarkılar.. Işıklar yavaş yavaş kararsın, sesler yavaş yavaş sönsün.. Işıklar tekrar ve yavaşça açılırken bir duman kaplasın sahnemizi, bir yangının kesif dumanı.

İzmir neden yakıldı? İzmir’i kim yaktı?

Doğru soru şu olmalı: İzmir neden işgal edildi? İzmir’i kim işgal etti?

1821’de Mora’da başlayan isyan, 98 yıl sonra, 1919’da İngiliz destekli Yunan Kraliyet Ordusu askerlerinin Kordon ve Pasaport’tan İzmir’e çıkmaları noktasına dek gelmişti. Mora İsyanı zamanında olduğu gibi, İzmir’in Rum halkı yine bir ikilem ile karşı karşıyaydı. Bu yazının ortalarında kullandığımız bir ifadeyi, “kopyala-yapıştır” yaparak buraya aynen koymakta beis görmüyoruz: Belki de yüreklerinin bir yarısı heyecanla hareketi desteklerken, diğer yarısı “Hayır” diyordu. Ne desek farazi; yaşamak lazım o anı.

Her şeyi başlatan yüz yıl önceki Mora İsyanı karşısında olduğu gibi, işgal karşısında da bazı Rumlar heyecan duyarken, bazıları ise “Nereden çıktı şimdi bunlar?” diye düşünüyordu. Nitekim işgalcilerin davranışları, İzmirli Yunan yazar Kozmas Politis’e şu lafı ettirmiştir:

“Vatanımda bana yabancıymışım duygusunu vermeyi başardılar...”

Bu topraklar, İzmirli Rumların anavatanıydı. Yüzlerce yıl boyunca dinlerini ve dillerini muhafaza ederek yaşamışlar, 1821 ve devamında yaşanan gelişmeler dışında ciddi bir baskı ya da zulüm görmemişlerdi. Politis’in bu sözleri, Yunanistan’a acı dolu bir sitemden başka nedir ki?

Ve şehir yandı... Kim yaktı, neden yaktı? Açıkçası çok ta umurumuzda değil. Sonuç, Türk ve Yunan onbinlerce insanın savaşta ölmüş, dört bin yıllık Doğu Helen kültür mirasının ve Anadolu Rumluğu’nun sonunun gelmiş olmasıdır.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Levantenler Yazı Dizisi - 4 "Yaşam tarzı.."




İzmir'in 19. yüzyılın tamamını ve 20. yüzyılın ilk 22 yılını kapsayan dönemine "Levantenler Çağı" dememiz, Levanten toplumunun renkli yaşamı ve kent ekonomisindeki aktif rolüne dayanır. Bugün İzmir'in Bornova ve Buca başta olmak üzere Karşıyaka, Gaziemir ve Güzelyalı gibi semtlerinde Levanten mimari mirasının izlerini görmek mümkündür. Levantenlerin evleri, bu toplumun yaşam tarzını anlamamıza yardım eder.

Çok sayıda ünlü Levanten ailesi içinden eski ve köklü birkaçını sayacak olursak, söze Whittal Ailesi ile başlamak uygun olur. Whittal Ailesi İzmir'in en önemli Levanten ailelerinden biriydi. İstanbul Moda ve İzmir Bornova'daki Whittal köşkleri, yıllarca ailenin ikametgahı oldular. Bornova'daki Whittal Köşkü, günümüzde Ege Üniversitesi'nin rektörlük ofisi olarak kullanılmakta. Rektörlüğün biraz ardındaki kilise de St. Mary's Magdaleine Kilisesi adını taşımaktadır ve yine Whittal'ler tarafından yaptırılmıştır.


Paterson Ailesi, Levantenler çağının bir diğer ünlü ailesiydi. Patersonlar'ın Bornova'da bulunan ve günümüzde hala Paterson Köşkü adıyla anılan ikametgahları, İzmir Levantenlerinin inşa ettikleri en mükemmel yapılardan biriydi.


İnşa edildiği yıllardaki ve günümüzdeki haliyle Bornova Paterson Köşkü

De Jongh Ailesi de ünlü İzmirli Levanten ailelerindendi. Ailenin Buca'daki köşkü meşhurdur. Hollanda asıllı Van Lennep'ler de özellikle 19. yüzyılda İzmir'de önde gelen Levanten ailelerdendiler. Van Lenneplerin ikametgahı, Seydiköy'deki (Gaziemir) Van Lennep Köşkü idi. Forbes Ailesi'nin köşkü ise, Buca'dadır. Restorasyon geçiren muhteşem evin sahibi olan aile, meyankökü ticareti ile uğraşıyordu. Aile, 1920'lerde Atina'ya göç etti. Köşkte ise 1940'larda Whittallerden Albert ve Agnes Whittal yaşadı.

Buca Forbes Köşkü

Ve Levantenlerin aile hayatı.. Levanten erkeklerinin çoğu kez Rum ve Ermeni kızlarıyla evlendikleri oluyordu. Bununla birlikte bu tür evlilikler, Protestan Levantenlerde görülen bir durumdu. Zira Katolik, Rum-Ortodoks ve Ermeni-Gregoryen dinadamları, bu evliliklere şiddetle karşı çıkmaktaydılar. Rauf Beyru Hoca, "Chi vuol far la sua rovina prende la moglie Levantina" şeklinde bir ifadeden söz eder. Bu İtalyanca ifade, 19. yüzyılda İzmir'de yaşayan insanlar arasında yerleşmiş ve neredeyse bir atasözü haline gelmişti. Anlamı, "Mahvolmak istiyorsan, bir Levanten hanım ile evleneceksin".

Rauf Hoca'nın İngiltere ve Fransa'daki araştırmaları, İzmir'deki Levanten ailelerinde evlenme çağında ya da bu çağı aşmış bekar hanımların sayısının oldukça fazla olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle 19. yüzyılda Avrupa asıllı erkekler, evlenmek için genellikle Rum kızlarını ya da ailesi fazlaca büyük ve geniş olmayan kızları tercih etmeye başladılar. Bunun nedeni, evlenilecek bir Levanten hanımın en az bir kız kardeşinin de kendileriyle birlikte yaşayacak olmasıydı. Ayrıca damat bey, ailede dul kalan hanımlara da bakmak zorunda kalacaktı. Bu gibi unsurların bir sonucu olarak zamanla Levanten toplumunda "evde kalmalar" arttı.

Konsolosların durumu ise, bir diğer ilgi çekici nokta. Konsolos, İzmir'de ait olduğu ülke toplumunun adeta "başkanı" gibiydi. İzmir'de bulunan ve batı Avrupa ülkelerinden birini temsil eden bir konsolos, taşıdığı yetkiler ve sahip olduğu saygınlık ile adeta küçük bir kraldı. Kapitülasyonlar gereği uygulanan, Osmanlı ülkesindeki Frenkler arasında çıkacak anlaşmazlıkların ilgili konsolosun yargıçlığında çözülmesi yöntemi, 19. yüzyıla gelindiğinde diğer bazı geniş yetkilerin de eklenmesiyle, konsolosları bir nevi "koloni başkanı" durumuna sokmuştu. Bir konsolosun İzmir valisini ziyareti ve valinin iade-i ziyareti, gösterişin abartılı boyutlara çıkarak anlamsızlaştığı birer merasime dönüşürdü.

1850 yılında İzmir'de yirmi farklı ulustan tüccarlar faaliyet göstermekte ve bu yirmi ulusun onyedisinin şehirde konsolosluğu bulunmaktaydı. Geleneksel olarak Fransız konsolosu, saygınlık açısından diğer konsoloslara göre daha üst bir konumda bulunuyordu. Zira 16. yüzyıla uzanan kapitülasyonlar tarihinde, İzmir'de diplomatik misyonu bulunmayan ülkelerin tüccarları, Fransız konsolosunun himayesi altında olurlardı. Bahsettiğimiz üzere İzmir'de yaşamlarını sürdüren Levanten aileleri, genellikle oldukça geniş yapıda ailelerdi. Değişik etnik kökenlerden gelen birçok aile, evlilikler yoluyla birbirine bağlanmış ve hatta karışmıştı. Rauf Beyru Hoca'nın, "19. Yüzyılda İzmir'de Yaşam" adlı kapsamlı çalışmasında aktardığı bir bilgi, İzmirli Levanten ailelerin ne denli geniş ve kaynaşmış olduklarına güzel bir örnektir. Buna göre İzmirli Levanten Van Lennep ailesinin bireylerinden Richard Van Lennep, Hollanda'nın İzmir konsolosu iken, aynı aileden Charles Van Lennep, yine İzmir'de İsveç ve Norveç konsolosuydu.

(Bitti)