12 Mart 2010 Cuma

"Kuvvayi Milliye Ruhu, Aydınlar, Gazeteciler ve Mehmet Akif Ersoy" Paneli

12 Mart 2010 Cuma günü, İstiklal Marşı'nın kabul edilişinin 89. yıldönümü idi. Bu kapsamda Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde "Kuvvayi Milliye Ruhu, Aydınlar, Gazeteciler ve Mehmet Akif" başlıklı bir panel düzenlendi. Panele İzmir'in özü sözü bir gazetecisi Hasan Tahsin Kocabaş ile birlikte katıldım. Lisedeyken programını izlediğim ve özendiğim, kariyerimde de yolundan yürüdüğüm Hasan Ağabey ile panelde konuşmacı olarak birlikte olmak, benim için büyük bir onur ve gurur vesilesi oldu.

Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştıklarımı yazdığımda aşağı yukarı şunun gibi bir şey çıktı ortaya:


İSTİKLAL MARŞI’NI AŞABİLDİK Mİ?

Fransız Ulusal Marşı "Le Marseillaise", Britanya Ulusal Marşı "God Save the Queen" ve bizim Ulusal Marşımız "İstiklal Marşı"nı kıyaslayacağım...

Karşılaştırma yapıldığında özellikle iki nokta ön plana çıkmakta:

Birincisi, İstiklal Marşı gerçek anlamda bir edebi eser. Hem biçim, hem de içerik anlamında Avrupa’nın diğer belli başlı ulusal marşlarından ayrılıyor.

İkincisi, içerdiği ruh ve ilettiği mesaj. İngiliz Marşı özetle “Tanrı Kraliçeyi korusun” deyip geçerken, İstiklal Marşı’nda uzun ve soylu bir tarihi olan bir milletin geldiği nokta ve yaşama umudu, bütün canlılığıyla ortaya konur.

Ama bugün açısından bakıldığında şöyle bir durum söz konusu:

İngiliz ulusal marşının tarihçesi 1600’lü yıllara dayanır ve Tanrı Kralı-Kraliçe’yi korusun minvalinde, tamamen monarşik içerikli bir marştır.

Fransız ulusal marşı, Le Marseillaise, burjuva ihtilalini izleyen süreçte yazılmış ve Fransız Milli duygularını, askeri-kahramanlık temalarıyla işleyen bir marş.

Her iki toplum da, günümüzde milli marşlarının yazıldığı zamanın koşullarını aşmış durumda.

Bu ne demek?

İngilizler milli marşlarında “Tanrı Kraliçeyi korusun” derler. Ama İngiltere’ye baktığınızda çağdaş burjuva demokrasisinin en ileri birkaç örneğinden birini görürsünüz. Britanya toplumu, geleneksel monarşiyi aşmış ve saltanatı sembolik bir hale indirgemiştir.

Fransa, İngiltere örneğindeki kadar olmasa da, 1790’larda kaleme alınan ulusal marşındaki tırnak içinde “patriotik” bir seviyede değildir, o seviyeyi aşmıştır. Marştaki militarist söylem, artık çok uzaklardaki bir ülkeyi anlatmaktadır.

Bu iki durum, bana kalırsa normal olan, olması gereken durumdur.

Bize baktığımızda ise, 1921 koşullarını, o koşulların ruhi atmosferini aşabildiğimizi söylemek güç. Aksi takdirde bugün Ergenekon olayı çerçevesindeki tartışmaları yaşıyor olmazdık.

İstiklal Marşı “bağımsızlık”tan bahseder. Biz bağımsız olup olmadığımızı 2010 yılında hala tartışmaya devam ediyoruz.

İstiklal Marşı “birlik-bütünlük”ten bahseder. Biz 2010 Türkiye’sinin toprak bütünlüğünü tartışmaktayız.

Bugün İstiklal Marşı’nın sözleri hala canlılığını ve etkileyiciliğini koruyorsa, bunda İstiklal Marşı’nın güçlü edebi yapısı kadar, 20. yüzyıl boyunca onu aşacak ilerlemeyi gösterememiş olmamızın da etkisi olduğunu düşünüyorum.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nı bütün eserlerini topladığı “Safahat”ına almamıştır. Çünkü İstiklal Marşı’nın “millete ait” olduğu düşünür. Ve en büyük dileği şu olmuştur: Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın! Umarım Türkiye yeniden bir İstiklal Marşı yazmak zorunda kalmaz. Ama acı olan şudur ki bugün hiç kimse bundan emin değil.


BİR TOPLUMSAL HAREKETTE BASIN-YAYIN EN ÖNEMLİ FAKTÖRLERDEN BİRİDİR...


Kurtuluş Savaşı yıllarında kitle iletişiminin en etkili biçimde sağlandığı ortamların başında camiler geliyordu. Sermaye topraktı ve buna bağlı olarak din faktörü çok etkiliydi. Ayrıca okuryazarlık oranı çok düşüktü ve iletişimin neredeyse tek yolu, sözlü iletişimdi. Bu yüzden Mustafa Kemal de Anadolu’da geçtiği güzergahta camilerde halka hitap ederek Kurtuluş Savaşı’nın propagandasını yapmıştı. Bugün bunun yerini çok daha farklı mekanlar almış durumda.

Yazılı basın, onca meşakkatle ortaya çıktıktan sonra ise dağıtım konusunda sorunlar yaşanıyordu.

Devrimciler halk ile iç içeydiler. Onunla sürekli temas ediyor, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin halkın meşru temsilcisi olmasını sağlıyorlardı. Bir propaganda yapılmak istendiğinde hemen yapılıyordu. İşgal güçleri ise padişah imzalı notları uçaklardan atmak suretiyle propaganda faaliyeti yürütüyorlardı.

Bugüne baktığımızda durum biraz farklı.

Son sekiz yılda siyasi literatürümüze eklenen bir söylem var, “Velev ki” söylemi.

Basın-yayın ve iletişim olanakları açısından bakıldığında “velev ki” Allah bu milleti yeniden bir İstiklal Marşı yazmak zorunda bırakırsa, bunun için ilk yazılışında verilen emekten daha fazlası verilecek, ilk yazılışında çekilen çileden daha fazlası çekilmek zorunda kalınacaktır.

“Metal Fırtına” romanında saldırganlar, elektrik santrallerini ve televizyon istasyonlarını vurmazlar. Bunun nedeni, halkın televizyon izlemeye devam etmesini sağlamaktır. Çünkü kitle iletişimin gelişimi, günümüzde Türkiye’nin ulusal varlığının zararına gelişmektedir. Kurtuluş Savaşı’nda kitle iletişim araçlarının olmaması, devrimciler için bir artı puan idi.

Bu benzetmeyi ve kıyaslamayı yapmaktan nefret ediyorum, ama bugün durum tersine dönmüş durumdadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder