13 Temmuz 2011 Çarşamba

12 Temmuz 2011 Salı

NEW YORK - Medya ve sinema endüstrisi algılarımızı öylesine etkisi altına almış ki, Manhattan sokaklarında dolaşırken kendi varlığımı sorguluyorum. İçinde bulunduğum ortamın gerçekliğinden emin olabilmek için etrafımdaki nesnelere dokunma ihtiyacı duyuyorum.

Bu son derece gerçek, ama bir o kadar da gerçeküstü ortamın en önemli unsurlarından biri de New York Metrosu. (Yazının geri kalanında "subway" olarak anılacaktır). Subway eskilikten dökülüyor; ama hala dünyanın en kapsamlı, en sofistike ve en kullanışlı yeraltı kent ulaşım sistemi olma özelliğini de koruyor. New York ve özellikle Manhattan adası, birkaç yüzyıl önce ızgara tipinde planlanırken altyapı ve subway de düşünülmüş ve kent ile birlikte inşa edilmiş. Onu binlerce yıllık tarihi bulunan Avrupa şehirlerinin metro sistemlerinden ayıran en önemli özelliği bu. Londra ya da Paris metro sistemleri, var olan kentin altını oymak suretiyle inşa edilmiş sistemler. Subway ise kent ile birlikte, hatta kentin inşasından önce tasarlanmış ve yapılmış bir ulaşım sistemi. Tamamına yakını çelik konstrüksiyon. Onlarca, hatta yüzlerce istasyonu var ve bunların pek çoğu, oldukça dar bir alanı kapsıyor. Subway kirden, pastan ve eskilikten dökülecekmiş gibi bir imaj çiziyor; ama bu eskilik, ona gerçek görsel karakterini veriyor.

New York insanlarının kıyafet tercihleri dikkat çekmeyecek gibi değil. New Yorker'lar, genel olarak kıyafet konusunu kafalarına takan insanlar değiller. Üzerlerine birşeyler geçiriverip atıyorlar kendilerini sokağa. Ancak afro-amerikalıları (yazının geri kalanında "zenci" olarak anılacaktır) bu genellemenin dışında tutabiliriz. Zencilerin giyim kuşamlarına fazlasıyla özen gösterdikleri bir gerçek. Ama bu özenin her durumda olumlu bir anlam taşıdığını söylemek güç. Özellikle zenci kadınların büyük kısmı, giyim konusunda fazlasıyla "rüküş". Pek çoğu dekolteyi çok seviyor. Birbirinden çarpıcı renklerle bezeli kıyafetler giymeye bayılıyorlar. Erkek ve kadın New Yorker'ların kıyafet konusunda böylesine rahat olmalarından ötürü tırnak içinde "iyi giyinen" kişiler ise hemen fark ediliyor. Belki de sadece ben fark ediyorumdur, bilmiyorum.

NBC...

Bugün ayın 12'si olduğuna göre demek ki on gündür Amerika Birleşik Devletleri'ndeyim. Ve buradaki onuncu günümüzde ilk kez sahaya ilişkin doğrudan gözlem yapma şansımız oldu. ABD'nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği'nin organizasyonuyla NBC Haber Merkezi'ni ve stüdyolarını ziyaret ettik. Meşhur anchorwoman Ann Curry ile tanıştık. Tanıştık dediysem, grup halinde selamlaştık ve bize "Hoşgeldiniz" dedi, o kadar. (Fotoğraf Wikipedia'dan alınmıştır. İçeride fotoğraf çekimine izin verilmedi. Bazı kişiler çekti, ama ben kurallara uydum.) NBC Başkan Yandımcısı Alex Wallace ve üst düzey yöneticiler ile bir araya geldik. Wallace, geçmişten bugüne NBC'nin gelişimini ve dünyanın ilk özel profesyonel televizyon kanalı olarak bugüne ve geleceğe dair vizyonunu anlattı. Pinto'nun savaş muhabirlerinin eğitimi ile ilgili sorusu üzerine "İki ay haber merkezinde tutuyoruz, ölmezlerse savaş muhabirliğine hazırdırlar" şeklinde esprili bir yanıt verdi. Ardından NBC'nin Irak ve Afganistan gibi sorunlu bölgelere göndereceği muhabirlerin İngiltere'de bulunan Pilgrim adlı bir özel güvenlik şirketi tarafından iki ay süreyle eğitildiğini söyledi.

Muhammed'in "embedded" gazetecilik konusundaki sorusuna karşılık olarak anlattığı olay ise çarpıcıydı. Irak'ın işgalinin en kanlı günlerinde ABD askerleri, Felluce'de bombalanan bir camiye giriyorlar. Yerde yatan ölü ve yaralıları kontrol ederken bir asker, yerdeki yaralının kafasına kurşun sıkıyor. Orada bulunan bağımsız gazeteci Kevin Sites da bu olayı görüntülüyor. Bunun üzerine ordu komutanları, görüntüyü satın alan NBC'yi arayarak olayla ilgili soruşturma başlatıldığını söylüyorlar ve görüntünün yayınlanmamasını istiyorlar. NBC yönetimi ise gerçekten bir soruşturma başlatılması için orduya 24 saat süre veriyor ve ardından görüntüyü yayınlıyor.
video

NBC News'ün, Süleymaniye Camii'ni andıran dev bir stüdyosu ve haber merkezi yok. Gayet mütevazı ve sakin bir ortamda çalışıyorlar. Ancak işlerini büyük bir ciddiyetle yaptıkları çok belli. Zaten ortaya koydukları işin kalitesi de bunun bir göstergesi. Reji odası ise karanlık bir Buda mabedini andırıyor. Üç sıra var rejide. En öndeki sırada yönetmen ve teknik ekip oturuyor. Ortadaki sırayı yayın sırasında editörler kullanıyor. En arka sıra ise kalantor tayfasının ara sıra girip çıkması ve egolarını tatmin etmesi için ayrılmış diyebiliriz.

Sabahki Radio 1 Genel Yayın Yönetmeni Dan Shally'nin brifinginde de, öğleden sonra gerçekleşen NBC ziyaretimizde de ortaya konan ve altı çizilen en önemli nokta, dijital yayıncılık ve internet medyasının önemi oldu. Dan Shally, Hudson nehrine iniş yapan uçak ile ilgili haberi, olay yerine iki blok mesafede bulunmasına ve haber merkezinde olmasına rağmen Twitter'dan öğrendiğini söyledi. NBC yetkilileri ise günlük tirajı bir milyon civarında olan The New York Times'ın internet sitesinin günde 20 milyon kişi tarafından tıklanıyor olmasını örnek gösterdiler. Ancak tüm bunlara rağmen televizyon, hala sıradan Amerikalının en çok kullandığı medya olma özelliğini sürdürüyor.

New York'u böylelikle bitirdik. Akşam bizim kafile Broadway'de Memphis müzikalini izlemeye gitti. Benim tercihim ise sokak oldu. Bu muhteşem şehirdeki son akşamımı salona kapanarak geçirmek istemedim doğrusu. Subway ile önce Times Meydanı'na, ardından Canal'a ve Little Italy ve Chinatown'a gittim. Baba filminin geçtiği sokaklarda biraz dolaştım, Çin yemeği yedim ve yine subway ile otele döndüm. Sabah saat altıda lobide buluşacağız ve New York'a veda edeceğiz. Kafile yarın üçe ayrılıyor. Ben Jacsonville-Florida grubundayım. Bir sonraki blog yazımı oradan yazmayı umuyorum.

Hoşçakal New York...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder