4 Temmuz 2011 Pazartesi

3 Temmuz 2011 Pazar

WASHINGTON DC - Yararlı bir seminer ile bugün program başlamış oldu. Akram R. Elias, gruba Amerikan devlet ve hükümet yapısı ile bu yapı içinde medyanın yeri hakkında detaylı bilgi verdi. Anlattıklarından tuttuğum notları daha sonra toparlamaya çalışacağım, ancak özetle söylediği şu oldu: Sözlükten şu üç kelimeyi çıkartırsanız Amerikan sistemini anlamanız kolaylaşır: Merkez, merkezi, merkeziyetçilik... Ve bu yüzden Amerikan yerel medyasının çok güçlü ve önemli olduğunu söyledi. Ben de söz isteyip, Türkiye'de ise yüzyıllardır merkezi yönetimlerin çok güçlü olduğunu, bu yüzden de yerel medyanın bir türlü gelişemediğini söyleyerek değersiz bir katkıda bulunmaya çalıştım.

Otelin bulunduğu sokaktaki Subway'de yediğimiz sandviçin ardından, koyu muhafazakar olduğu ve son seçimde McCain'i desteklediği her halinden anlaşılan bir rehberin eşliğinde, kentteki önemli binaları ve anıtları dolaştık. Pazar olduğu için içlerine giremedik, ama o da olacak. Fotoğraflardan bir kısmını Facebook'ta paylaştım.

Washington'un bina olmayan her yeri ormanlarla kaplı. Kentsel alanda ya ağaç, ya da bina var. Bunun dışında bir boşluk yok.

Akşam ise benim önerimle çıktığımız şehir yürüyüşünde çok keyifli vakit geçirdik. bu akşam aramıza katılan Polonyalı arkadaşımız Maciej ile birlikte Kenya'dan Samuel, Bulgaristan'dan Nadezjda, Slovakya'dan Marta, Ürdün'den Naheel ve ben, önce McDonald's'ta akşam yemeği yedik, ardından da Georgetown'a giderek ünlü kitapçı Barnes&Noble'ın içinde bulunan Starbucks'ta kahve içtik. Kahve sırasında Ölüdeniz'in dibinde olduğu varsayılan Sodom ve Gomorra kentlerinden Mehmet Ali Ağca ve Papa suikastına kadar pek çok konu hakkında fikir alışverişinde bulunduk. Ben, geçtiğimiz dönemde TRT'de Rıdvan Memi'nin yaptığı Ağca röportajından bahsettim ve bu röportajda kendisine İpekçi Cinayeti ile ilgili hiçbir şey sorulmadığını söyledim. TRT'nin -üstelik- Türkiye'nin devlet televizyonu olduğunu öğrendiklerinde şaşkınlıklarını gizleyemediler.

Kenya'dan gelen arkadaş Amerika Birleşik Devletleri'nden fazlasıyla nefret ediyor ve bunu her halinden gözlemleyebiliyorum. Pek çok açıdan haklı, ama anlamaya çalışmak konusunda fazla efor sarf etmemesi kötü. Ben de koyu bir anti-emperyalistim, ama burada bulunduğum üç haftalık süreyi, nefretimi biraz kenara koyup emperyalizmi anlamaya çalışarak geçirmek niyetindeyim.

Akşam Barnes&Noble'dan kendime şık bir kahve fincanı aldım. Buradan aldığım ilk hediyelik... Üstelik kendime.

Otele dönüşte odalara dağılmadan önce Maciej ve Marta ile birer bira içtik. İçerken biri Polonyalı, diğeri Slovak olan bu arkadaşlara "Estergon Kalesi"nin hikayesini anlattım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder