7 Temmuz 2011 Perşembe

6 Temmuz 2011 Çarşamba

DC - Karmaşık duygular içindeyim. Burada çok fazla dış uyarana maruz kalıyorum galiba. Bir de üzerine bugün Ulusal Basın Müzesi "Newseum"da gördüklerim eklendi.

Facebook'a yüklediğim ve adına "Washington'da yaralı bir yürek" dediğim albümü oluşturan fotoğrafları çekerken ağlamamak için kendimi zor tuttum. Bu sabah Newseum'a gittik. Muhteşem tasarlanmış bir basın müzesi. Anlaşılacağı üzere "news" ve "museum" kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. ABD ve dünya basın tarihinin harika enstalasyonlarla anlatıdığı bu müzenin bir bölümü var ki, yüreğimi paramparça etti. Kocaman bir cam duvar... Üzerinde, yıllardan bu yana yazdıkları ve söylediklerinden dolayı katledilen veya görevini icra etmekteyken hayatını kaybeden meslektaşlarımızın isimleri yazılı. İpekçi'den Mumcu'ya, Göktepe'den Dink'e kadar "bizimkilerin" de isimleri kazınmış elbette. Müzenin bu bölümündeyken çok şükür ki tek başınaydım. Dünyanın 20 ülkesinden meslektaşlarımın, gözümden süzülen iki damla yaşı görmemesi iyi oldu. Ama görselerdi de anlayacaklarını sanıyorum. Pek çoğunun ülkesinde bu tür sorunlar yaşanmıyor olsa da...

***

Daha önce bundan bahsedip bahsetmediğimi hatırlamıyorum; Washington DC'de yapmayı en çok sevdiğim şey, sabah otelden çıkıp bir bardak kahve almak ve kaldırımda durup gelip geçenlerle selamlaşmak. Burada insanlar birbirlerine selam veriyorlar. Açık bir insani yapı söz konusu. Birbirlerinin gözlerine bakmaktan çekinmiyorlar. Baktıkları zaman da sizden önce davranıp "Günaydın" diyorlar ve yürümeye devam ediyorlar. Bu, benim kriterlerime göre muhteşem bir olay. İnsani bir refleks... Bu yüzden burada geçirmekte olduğum günler boyunca yapmaktan en çok keyif aldığım şey, erkenden kalkıp elimde kahveyle otelin önünde dikilmek oldu. İnsana dair bir paylaşımın parçası olmak kadar güzeli var mı?

***

Akşamı planladığım gibi yalnız geçirdim. Metroya bindim ve "Central Station"a gittim. Çin Mahallesi'nde dolaştım. Sonra yine metroya binip -en sevdiğim- Georgetown'a gittim. Taksiye binip otelin yakınlarındaki Dupont Meydanı'na geldim. Otele dönmeden Zorba's Restaurant'ta bir bira içeyim ve eğer dükkandaysa Yunan patron ile iki laf edeyim derken Muhammed ve Spela ile karşılaştım. Onlarla karşılaşınca ise akşam yemeğini unuttuğum aklıma geldi. Dupont'ta bir yere oturduk ve tavuk ızgaralı sandviç yedim. Güzel akşamdı... Rüzgar da vardı. Hrant'ın ve Mumcu'nun isimleri de kafamdaydı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder