23 Mart 2012 Cuma

Kimliksiz şehir / 1 “Plansızlığın planı..”

Türkiye Cumhuriyeti’nin “şehir” kavramına getirdiklerine bakarsanız ilginç şeyler görürsünüz.

Yirmilerin başında Türkiye’nin batılı anlamda iki “şehri” vardı ve bunlar İstanbul ve İzmir idi. Neden böyle söylüyorum? Bu iki şehrin nüfusları diğer merkezlere göre daha çok olduğu için değil. Bir yerleşim birimine “şehir” ya da “kent” denebilmesi için (Kılıçbay’a göre ikisi ayrı kavramlar ve bir başka yazının konusu olacak) başta üretim ilişkileri olmak üzere çeşitli kriterler vardır. Sermayenin o merkezde yoğunlaşması ve çağın en ileri üretim ilişkilerinin yaşanıyor olması gerekir. Kültürel yapı da elbette buna göre şekillenir. Ulusal ya da komprador, 1920’lerin başlarında ucundan kıyısından burjuvazi ve bir nevi kapitalizm, ağırlıkla İstanbul ve İzmir’de varlık gösteriyordu.

Cumhuriyet rejiminin kurulmasının ardından olağanüstü olarak tanımlanabilecek bir şehircilik atılımı başladı Türkiye’de. Mustafa Kemal, Avrupalı meşhur şehir plancılarını ülkeye davet etti ve özellikle başkent Ankara’nın ve yangının dümdüz ettiği İzmir’in inşasına büyük bir hızla başlandı. (Yangın.. Değil mi.. O da başka bir yazının-yazıların konusu.)

Konumuz İzmir olduğu için İzmir’i düşünelim.

20’lerde Rene ve Raymond Danger kardeşler, 40’ların sonunda ise efsane şehirci Le Corbusier davet edildi İzmir’e. İlkinin çalışmaları 1929 Ekonomik Krizi, ikincisinin çalışmaları ise yine parasızlık ve belki birilerinin işine gelmediği için uygulanamadı.


Le Corbusier'nin İzmir planı

İzmir’in yangın bölgesinin planlanması için özetle öngörülen şuydu:

- Kordon’da yangından kurtulan iki katlı yalı evleri korunacak. İçeri doğru her paralel cadde için birer ikişer kat fazla yapılaşma olacak. Böylece bina denizden uzaklaşsa dahi üst katları (belki balkon ya da terasları - muhteşem olmaz mıydı) denizi görebilecek.

- Kordon’da üç “ışınsal” meydan öngörülecek. Her meydandan Alsancak içlerine doğru 3-4 cadde girecek. Böylece körfezden esen İmbat, çatal yapılı bu cadde şemasıyla şehrin içlerine kadar girebilecek.

- Yangın bölgesinin göbeğinde bir “Kültürpark” düzenlenecek. Parkın beş semte açılan beş kapısı bulunacak ve şehrin ortasında ağaçlarla kaplı dev bir rekreasyon alanı elde edilecek.

Bu sonuncuyu akıl edenlerin New York’taki Central Park’tan haberleri yoktu. Ama pratikte mantık aynıydı, aklın yolu bir. İzmir Belediyesi görevlilerinden Suad Yurtkoru, bir SSCB ziyaretinde Moskova’nın Kültürpark’ını görmüş, çok etkilenmiş ve dönüşünde Başkan Behçet Uz’a anlatmıştı.

Bu üç maddeden oluşan öngörü kısmen uygulandı. Kordon’da bugün iki ışınsal maydan var: Gündoğdu ve Cumhuriyet Meydanları. Kültürpark projesi hayata geçirildi. Kadifekale’den bölgeye bakılırsa Kültürpark’ın değeri daha iyi anlaşılır.



Peki ama nerede Kordon’un iki katlı yalı evleri? Nerede olduğunu söyleyelim: Alsancak’taki kafelerin duvarlarındaki siyah-beyaz fotoğraflarda. İzmir’de 50’lerden itibaren büyük bir kıyım başladı. Kordon’dan itibaren her paralel cadde için birer-ikişer kat artarak gerçekleşmesi öngörülen yapılaşma hayata geçmedi. Bunun yerine o muhteşem evler yıkılarak 7-8 katlı apartmanlar inşa edildi. Bugün Alsancak’ın “ön sıra” haricinde deniz ile bir alakası yok. İmbat ise içeriye giremiyor. Efil efil esen İmbat’a rağmen Alsancak yazın sıcaktan bunalıyor.

Türk Mahallesi de çirkinleşmeden nasibini aldı. Konak Meydanı’na görsel karakterini veren en önemli unsur olan Sarıkışla, 1955’te yıkıldı. Gerekçe: Trafik artıyor ve Göztepe - Alsancak arasında geniş bir yol yok. İyi.

Yıkılan Sarıkışla

Bir belediye binası inşa edildi ki Valilik binasının zerafetinden eser yok.


Adliye olarak kullanılan İzmir İdadisi yandı. Pırlanta gibi binaydı. Yerine şimdiki çekomastik kaplamalı hükümet binaları dikildi.

Sarıkışla’nın bulunduğu alanın güney kesimine SSK Blokları inşa edildi. “Çirkin” desek çirkinlere haksızlık olur. Kışladan kalan alanın büyük bölümü ise “Tarla” olarak anıldı. Otobüs duraklarının yığıldığı mezbele bir açık alan olarak kaldı 2000’lerdeki çevre düzenlemesi yapılana kadar.

AKM binasını da Arkeoloji Müzesi binasını da ben şahsen beğenmiyorum. Gözüm Devlet Tiyatrosu ve Etnografya Müzesi binalarına kayıyor. Onlar varken ilk ikisini beğenmek? Bence değil.

Elimizdeki tek avuntu, Kemalist modernleşme hamlesinin ürünü olan “Milli Mimarlık Dönemi” eserleri. 20’lerden itibaren inşa edilen Vakıflar Müdürlüğü, Osmanlı Bankası, Borsa Sarayı, Tekel ve Denizcilik İşletmeleri gibi yapılar.


Sonraki yazı: “Fiziki çözülmeden kültürel çözünmeye..”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder