18 Nisan 2012 Çarşamba

Fırtına...

Bak işte yaklaşıyor fırtına...

Bu sabah Duygu ile Pasaport'ta otururken bu sözü hatırlatan bir gökyüzü hakimdi. Deniz kabarmış, seyir terasının zeminine yaklaşmıştı. Sanki içindeydik denizin. Güzeldi.

Gün ilerledi ve yağmur, rüzgarın fütursuzca savurduğu bir su kütlesi şeklinde şehre indi. İzmir Belediyesi'nin turuncu vidanjörlerinin sesleri duyulmaya başlandı.


"Şemsiye" kelimesinin ironisini düşünüyorum. Şems, güneş anlamına gelir ve esasında şemsiye, güneş ışınlarından korunmak için icat edilmiştir.

Şehrin sokaklarına düşeceğim yine az sonra. Eski kentin dar geçitlerinde akıp giden sulara bırakacağım kendimi. Yağmur yağdığında sokaklardaysam, kendimi küçük ve zayıf hissediyorum. Sığınacak delik arayan güçsüz bir hayvan gibi..

Bulutların üzerinden binlerce yıldır İzmir şehrini izleyen bir hikaye anlatıcısı olsaydı, her yağmur ona 1919 Mayısının 15. gününü hatırlatırdı şüphesiz. Bana ise İtalyan ressam Vittorio Pisani'nin o günü anlatan tablolarını hatırlatıyor. Bulutların üzerinden değil de kentin ortasından olan biteni izleyen bir hikaye anlatıcısı olarak o günü resmeden bir sanatçı için yağmur kadar etkileyici bir unsur olamaz sanırım..

Pisani'nin İşgal gününü anlatan tablosu

İzmir şehrinin ruhunu bulmak için çabalayan kişinin işi ne zor! Vücut bütünlüğü ortadan kalkınca ruh bedenden ayrılır, ama ölmez. Ruh ölümsüzdür. Ama fiziken yaşayan bir bedende ikamet etmiyorsa o ruhu bulmak çok zordur. Fiziki bütünlüğünü koruyan şehirlerin ruhu da o bütünlükte varlığını canlı olarak sürdürür. Ama İzmir gibi bedeni yıllar içinde yangın ve yıkımlarla paramparça olmuş şehirlerin ruhu, ölmemekle birlikte gökyüzünde serbestçe dolaşır. O ruhu bulabilmek için dağılan vücudun parçalarını toplayıp birleştirmekten başka çare yok.

Yağmur yağdığı zaman bile kendini sığınak arayan küçük bir hayvan gibi zayıf hisseden insanoğlu için bu ne güç bir şey!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder