2 Nisan 2012 Pazartesi

Kimliksiz şehir / 2 “Fiziki çözülmeden kültürel çözülmeye..”

Şehirlerlerin planlanması yerel bir iş olduğu kadar merkezi bir mesele aynı zamanda. Ve şüphesiz ki genel bir bakış açısının ürünü, felsefi bir yaklaşımdan kaynaklanarak gerçekleştirilen bir süreç. İzmir’de Kemalist modernleşmenin öngördüğü plan felsefesi, elbette bir bakış açısı ve felsefenin ürünüydü. Ancak “Kemal sonrası” dönemde Kemalist modernleşmenin uğradığı değişim, bu felsefenin toplumun geneline nüfuz edemediğini gösteriyor. Planlı şehirleşme, yerini “plansızlığın planına” bırakıyor.

Cumhuriyetin kurucusunun İzmir için “Bu şehirde fuarlar kurun” demesi de söz konusu bakış açısının bir yansıması. Mustafa Kemal İstanbul ya da genç devletin gözde başkenti Ankara için değil, İzmir için bu öngörüyü koyuyor. Çünkü İstanbul için İstanbul’un karakterine uyan, Ankara için Ankara’nın karakterine uyan öngörüler söz konusu. İzmir’in tarihsel süreçte bu ülkenin “dış ticaret” merkezi olmasından kaynaklanan bir vizyon ortaya konuyor. “Planlı” bir vizyon ve öngörü.

Ancak felsefesizlik genel bir karakter sergiler. Merkezi anlayışın yapısı yerele yansır. Öyle de oluyor.

Kişisel olarak Mustafa Kemal’in otuzların sonuna doğru “işler bensiz de yürümeli” şeklinde bir düşünce içine girdiği kanaatindeyim. Ama işler Kemal’siz yürümedi. Kemalist doğu modernleşme modeli, çeşitli yönleriyle Avrupa’yı örnek almıştı. Avrupa’ya ters olarak merkezi otorite güçlüydü. Ama güçlü merkez, kalkınmayı ülkenin geneline yaymayı amaçlanmıştı. Sanayileşmenin sağlanması için bir bir açılan kamu iktisadi teşekkülleri, İstanbul’da değil Anadolu’da yükseliyordu. Konya, Uşak, Bursa ve benzeri şehirlere kuruluyordu gıda, tekstil, ve tarımsal sanayi tesisleri. “İstanbul büyürse Türkiye büyür” gibi bir yaklaşım söz konusu değildi.

İşte bu yüzden 40’lardan itibaren İzmir şehrinin imar planlamasında görülen tavsamanın kültürel yansımaları da oldu. Şehirlerin fiziken bozulması, aslında kafaların bozulmasının bir yansımasıydı.

Mustafa Kemal’in İzmir’de en bilinen sözünden hareketle fuarcılık alanında yaşananlardan başlayalım. 80’lere kadar İzmir, Türkiye’nin yegane fuarcılık şehriydi. Zaten fuar ve fuarcılık, Türkiye’de pek yaygın değildi. Ancak 80’ler Türkiyesinin büründüğü karakter, gelişmeyi İstanbul merkezli bir yapıya soktu. Devletin ve özel sektörün yatırımları batıda, çoğunlukla İstanbul’da yoğunlaştı. Gelişen fuarcılık sektörünün bugün merkezi artık İstanbul’dur. Uluslararası İzmir Fuarı da 90’larda şekillenen yeni dünya düzenine ayak uyduramadığı için lunapark ve derme çatma dünya lezzetleri standı ile kestane şekeri, elektronik el falı ve benzeri uyduruk etkinliklerden ibaret bir hale geldi. 80’lerde SSCB pavyonunda Mir Uzay İstasyonu sergilenirken bugün 10 TL karşılığında üzerinde “Allah” yazısı bulunan bir koyunu görebilirsiniz Uluslararası İzmir Fuarı’nda.

Sermaye birikimi hızla İstanbul’a kaydı. Yaşar Holding 80’li yıllarda Türkiye’nin en büyük birkaç grubundan biri iken şu anda yüz küsürlerde. Arkas gibi birkaç sermaye grubu dışında var olan sermaye İstanbul’a kaydı. İzmirli zenginler de yeni kuracakları şirketlerini İstanbul’a gidip orada kurmayı tercih ettiler doğal olarak.

Buna paralel ciddi bir beyin göçü yaşandı. Zeki ve başarı gençler, en güzel istihdam olanaklarını İstanbul’da buldukları için doğup büyüdükleri şehri terk ettiler. Yerel medyada ünlü kişilerden bahsederken isimlerinin başında “İzmirli...” ifadesinin ne kadar çok kullanıldığına dikkat etmek gerek.

Medya demişken... Başında Attila İlhan’ın bulunduğu Demokrat İzmir ve Dinç Bilgin’in asırlık Yeni Asır’ı başta olmak üzere etkisi yadsınamaz bir gücü temsil ediyordu İzmir basını. Şimdi ise tirajlar yerlerde. Başarılı gazeteciler ve televizyoncular kaçınılmaz olarak İstanbul’a gidiyor. İzmir basını üç kuruşluk ilan geliri uğruna belirliyor yayın politikasını. Ekonomi sayfaları para ya da ilan karşılığı yapılan şirket haberleri ile dolu.

Futbol... Beş İzmir takımının Birinci Lig’de mücadele ettiği, Göztepe’nin Avrupa’yı titrettiği, İstanbul takımlarının deplasmanda defans oynadığı dönemden, İzmir’siz bir süper Lig’e gelindi. Bir sene tutunabilen Bucaspor göğüs reklamı bulamadı. UEFA yarı finalinden Amatör Küme’ye düşen Göztepe’ye Gaziantepli bir işadamı sahip çıktı. İzmir’in en zenginlerinin locası konumundaki Altay, Süper Lig’in üç küme gerisinde.

Öznel bir ifade elbette, ama İzmir’de yaşayan kalbur üstü yazar ve sanatçı sayısı çok az. İhsan Oktay Anar, Muzaffer İzgü ve başka birkaç isim dışında ikametgahı İzmir olan ünlü yazar yok. Ressamlarımız sergilerini İstanbul’da açmadıkları takdirde eser satışı yapmakta zorlanıyorlar.

İzmir Uluslararası Kısa Film Festivali dışında bir sinema festivali yok kentin. Düzenlenmek istense dahi “festival yapılabilecek” sinema salonu yok. İzmir Avrupa Caz Festivali ve Uluslararası İzmir Festivali çok başarılı organizasyonlar. Ama merkezi İstanbul’da olan Eczacıbaşı ailesinin sayesinde varlar.

Ortaya çıkan bu manzaranın sebebini İzmir kadar İzmir’in dışında da aramak gerekiyor. Plan ve kalkınma, Türkiye gibi ülkelerde yerel olduğu kadar merkezi bir mesele demiştik yazının başında. 2000’lerin başından itibaren ekonomik büyüme (niteliği ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber) Başbakan Erdoğan’ın partisinin güçlü olduğu şehirlerde hız kazandı. İzmir ise İzmirlilerin siyasi tercihlerinden ötürü merkezi yönetimin “cezalandırdığı” bir şehir oldu.

Sonuç olarak çözülme ve yozlaşma, tekil bir kavram değil. Felsefesizlik, bütün alanları etkiliyor. Şehir plansızlığı, ya da “kişisel menfaatçi planlama” söz konusuyken, örneğin İzmir Fuarı aynı kalamıyor. Merkezi yönetimde adalet, sağlık ve emniyet teşkilatları çürürken edebiyat ve sanat temiz kalamıyor. Sermaye ve beyin göçü yaşanırken kentin futbol takımları başarılarını koruyamıyor.

Çözüm süreci, belki merkezi otoritenin gücünü aşamalı olarak yerele devretmesi ile başlayabilir. Ama Türkiye gibi yüzlerce yıldır çok güçlü merkezi otoriteyle yönetilmiş patrimonyal devletlerde bu zor. Bir devrim gerektirecek kadar zor.

Sonraki yazı: “İzmir ne kenti?..”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder