13 Nisan 2012 Cuma

"Memleket nire?" Göç ve entegrasyon üzerine...

Barış Manço'nun unutulmaz şarkılarından "Hemşerim memleket nire?"nin nakaratı beni benden alır:

- Hemşerim memleket nire?
- Bu dünya benim memleket.
- Hayır anlamadın, esas memleket nire?
- Dedim ya yahu, bu dünya benim memleket..

Ve "Tövbe tövbe.." diyerek devam eder. Dinlememiş olanlar "bu nasıl şarkı sözü" demesin, Barış Manço işte. Ayrıca hemen Youtube'dan dinleyin derim.

Fotoğraftaki takvimi görünce geldi aklıma bu şarkı. Çağatay ile Kemeraltı'nda Büyük Demir Han'ın yıkıntılarına yakın Kamalı Kahvehanesi'nde çay içiyorduk. Kafamı kaldırdığımda takvimi gördüm. Benzerlerini daha önce de görmüştüm, hemşehri derneklerinin takvimleri genelde bu formatta basılır. En üstte derneğin adı ve söz konusu şehrin veya ilçenin, hatta bazen örneğimizde olduğu gibi köyün bir manzarası yer alır. Orta kısımda ise o memleket kökenli dernek üyesi kişilerin işyerlerinin kartvizitleri sıralanır. Mesaj açıktır: "Ey İzmir'de yaşayan Konya Haşanşeyh köylüleri, bir ihtiyacınız olursa memleketliniz olan, kartvizitlerini gördüğünüz bu kişilerden karşılayın, onlardan alışveriş yapın. Köyümüz kazansın, biz kazanalım.."

Benzer bir refleksi Avrupa'da yaşayan gurbetçilerimizde de sıklıkla görüyoruz. Türkler, nerede olursa olsun Türklerden alışveriş yapıyorlar. Aslında bu sadece bize özgü bir durum da değil. Amerika Birleşik Devletleri'nin büyük kent merkezlerinde yer alan ve adına "Chinatown" denen Çin mahalleleri de bunun bir örneğini oluşturuyor. New York'un Çin kökenli sakinleri, her türlü alışverişlerini ağırlıklı olarak Manhattan'ın güney kesiminde, Canal caddesi çevresinde kurulu Chinatown'dan yapıyorlar. Tıpkı Berlin'in Kreuzberg semtinin "Küçük İstanbul" olarak adlandırması ve Türk asıllı Berlinlilerin bu bölgedeki Türk dükkanlarından alışveriş yapması gibi.

Berlin-Kreuzberg'de bir dönerci ve New York'un Çin Mahallesi'nde McDonald's restoranı

Sözünü ettiğimiz Kreuzberg ve Chinatown, küresel çapta görülen yansımalara örnek olarak gösterilebilir ve bir ülkeye başka bir ülkeden gelen, dili, dini ve yaşam tarzı farklı insanların oluşturduğu görece "azınlık" toplumunun doğal refleksleri olarak ele alınabilir. Ancak "iç göç" söz konusu olduğunda böyle örneklerle karşılaşmayız bu gelişmiş batı ülkelerinde. Örneğin New York'a göç ederek gelmiş Jacksonville'lilerin "Jacksonville Kültür ve Dayanışma Derneği" adında bir dernekleri yoktur. Türkiye'de ise hangi büyük şehre bakarsanız bakın, sayısız hemşehri derneği ile karşılaşırsınız. Kemeraltı'ndaki Kamalı Kahvehanesi'nde asılı duran takvimi bastıran "Konya Hasanşeyh Köyü Kalkındırma Derneği" buna çok çarpıcı bir örnek. Bir ilin, bir ilçenin değil, bir köyün derneğinden bahsediyoruz. Üstelik bir "kalkındırma" derneğinden.

Bu durumun sebeplerini incelemek belki sosyologlara düşen bir iş; ama ben kabaca "göçebe kültürü" diye özetleyebilirim kendimce. Dört nala uzak Asya'dan gelip bu topraklara varalı beri yerleşik bir yaşam tarzına geçmeye uğraşıyor Türkler. Fetih dönemi biteli çok oldu, ama hala kendi vatanında göçebe bir hayat sürüyor bu ülkenin insanları. Yeni tanışan iki kişinin birbirine sorduğu ilk soru "Memleket nire?" oluyor. Çünkü kimse aslında oralı değil, çünkü herkes bir yerlerden gelip oraya yerleşmiş olmak durumunda.

Bir insan, yaşadığı yeri terk edip bir başka yere göç edebilir. Buna hakkı vardır ve kimse ona "Hop, nereye?" diyemez. Ancak bu süreç iyi yönetilmediği takdirde ciddi toplumsal sıkıntılar ortaya çıkar.

Öncelikle kabul etmemiz gerekir ki hiçkimse ailesini alıp ta tanımadığı büyük bir kente zevk olsun diye gelmez. Onu yaşadığı yeri terk etmek zorunda bırakan ekonomik ve sosyal koşullar vardır. Metropol insanı, bilerek veya bilmeyerek, doğrudan veya dolaylı olarak bu göçün sorumlularından biri saymalı kendini. Gelişmiş bölge insanı ve onun yönetimdeki temsilcileri gelişmemiş bölgeye yatırım götürmezse, o bölgenin insanlarına daha iyi yaşam koşullarını sağlayacak politikalar üretilmezse gelecek kaygısına kapılan kitleler için göç kaçınılmaz olacaktır. Bu noktada göçün "karşılanması" konusunu tartışmak gerek. Buna moda tabir ile "entegrasyon" da diyebiliriz.

Madem göçün ortaya çıkmasını önleyemediniz, onu karşılamayı, gelenleri yeni yaşam koşullarına entegre etmeyi becerin bari. Ne yazık ki ülkemizde bu da yapılamadı. Okula gönderdiğimiz çocuğumuza "Mehmet ile arkadaşlık etme" dedik, çünkü Mehmet Kürt kökenliydi. Evcilik oynayan kızımıza "Ayşe'yi oyununa alma" dedik, çünkü Ayşe Alevi kökenliydi. Ama fabrikalarımızda Mehmetleri, Ayşeleri sigortasız üç kuruşa çalıştırıp emeklerini sömürmeyi pek iyi becerdik.

Büyük şehirlerde yaşayanlar, göç ederek gelenlere bu şekilde muamele ettiği için de ister istemez hemşehri dernekleri peydah olmaya başladı bir süre sonra. Bu dernekler "Bize bizden başka kimseden fayda yok" düşüncesinin birer yansıması. "Biz" ve "onlar"dan oluşan bir toplum haline gelmek kaçınılmaz değil mi bu durumda?

Modern çağın en bilge adamlarından Amin Maalouf'un "Çivisi Çıkmış Dünya" adlı eserinde dile getirdiği gibi, bugünün Avrupası "göç" meselesini doğru tanımlayıp çözmediği müddetçe tırnak içinde "Avrupa" olamayacak. Bu önerme yerelde de doğruluk payına sahip. Bugünün Türkiyesi iç göç meselesini önce doğru analiz etmeli, ardından da toplumda birlikte yaşama kültürünü yerleştirecek adımlar atmalı.

Bu entegrasyonu gerçekleştiremediğimiz sürece "biz" ve "onlar"dan kurulu bir toplum olmanın sıkıntılarını yaşamaya devam edeceğiz. İzmir'de yaşayan, vergisi İzmir'de ödeyen, çocuklarını İzmir'in okullarına gönderen ve İzmir'in ekmeğini yiyen her insan, memleketi neresi olursa olsun kendini "İzmirli" olarak tanımlamadığı müddetçe sıkıntı sürecek. Bu aidiyet duygusunun yaratılmasının ön şartı ise herkesin önyargılarını bir kenara bırakması, kent kültürü, kentlilik bilinci ve hepsinden öte insan sevgisi.

Nereden gelmiş olursak olalım, kökümüz hangi şehre, ilçeye, köye dayanırsa dayansın, tek bir dünya var ve nihayet o dünyanın insanlarıyız. Barış Manço'nun "Memleket nire?" sorusuna verdiği yanıtı vermek gerekiyor: Bu dünya benim memleket.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder