15 Mayıs 2012 Salı

Yüz yıllık bir melodram...


Etnik kimliklerin izahında “öteki”ler ciddi bir tamamlayıcıdır. Çocukluğumuzdan beri “Türk” kimliğimizi bir açıdan bakıldığında Yunan ya da Ermeni öteki ile şekillendirdik. Yunan ve Ermeni de kendi kimliğini Türk öteki ile şekillendirdi.

Milliyetçiliğin yükselmesi, Batı’da ve bizde farklı yollarla oldu. Batı’da milliyetçiliğin yarattığı çatışmalar, sanayi devrimi, burjuvazinin güçlenmesi ve doğal olarak diğer uluslarla hammadde savaşlarına girilmesi şeklinde oldu. Doğu’daki milliyetçilik ise etnik milliyetçilik şeklinde ortaya çıktı.

Batı’dan bakıldığında çok uluslu Osmanlı Devleti’nden kopan parçaların en dikkat çekeni Yunanistan olmalı. Zira Yunanistan, egosantrik / benmerkezci Avrupa medeniyeti için bir ilham kaynağı idi. Sömürgeci Avrupa felsefesi ve dünya görüşüne göre bütün medeniyet, külliyen Avrupa’nın eseriydi ve bunun çıkış noktası da antik Yunandı. Bu yüzden 1820’lerde yaşanan Yunan Bağımsızlık Ayaklanması Avrupa’yı fazlasıyla heyecanlandırmıştır. Ne de olsa Yunanistan güneşi yeniden doğuyordu. Perikles’in şanı tekrar vücut bulacak, barbar Asyalılar’ın gözleri, Yunanistan’ın ışığı karşısında kamaşacaktı.

Bununla birlikte medeniyetin her türlüsünün Yunan kaynaklı olduğu görüşüne karşı çıkanlar batılılar da var. Örneğin Profesör Martin Bernal, “Kara Atena” adlı kitabında çağdaş medeniyetin asıl kaynağının Sümer ve Mısır olduğunu, Yunan’ın bildiği her şeyi bu iki medeniyetten öğrendiğini söyler. Belki de Avrupa, medeniyetin sahibi ve yaratıcısı olduğu tezini nesnel bir zemine oturtmak istiyordu.


Antik Yunan Medeniyeti karşısında her zaman tüylerim diken diken olmuştur; Yunanların insanlığa büyük katkısı olduğunu düşünürüm. Ama adına “medeniyet” denen birikimin, ortak bir kültür üretimi sonucu ortaya çıktığına da inanırım. Yunanların matematiği ve tıbbi bilimleri Mısır’dan; yazıyı, ticareti ve tarımı Sümer’den aldığını yadsımamak, Mezopotamya medeniyetinin çağdaş Avrupa’ya giden yolda baş durak olduğunu unutmamak gerekiyor.

1800’lerin başındaki isyan, Yunan tarihinin tüm bu boyutlarından ötürü Avrupalı entelektüelleri fazlasıyla heyecanlandırdı. Kıtada bir “helenofil” modası baş gösterdi. Helenofil, kelime anlamı olarak “Yunan dostu / Yunansever” demek. Bu helenofil entelektüeller, bir dönem kitleler halinde Yunan İsyanı’na katılmak için Osmanlı ülkesine geldiler. Perikles’in dirilişine şahit olmak için.. Tabi tamamına yakını, isyan ve savaş sırasında gördükleri kan ve vahşet karşısında hayal kırıklığına uğrayarak tırıs tırıs geri döndü.

Milliyetçiliğin çok uluslu Britanya’yı daha da çok uluslu hale getirirken, çok uluslu Osmanlı’yı giderek tek uluslu hale nasıl olup ta getirdiğini düşünmek gerek. Yunan isyanının başlamasından itibaren Osmanlı Devleti, doğal olarak ülkenin bütünlüğünü korumak için savunmaya geçti. İsyana destek olanlar cezalandırıldı. İşte bu kapsamda İstanbul Patriği Gregoryas’ın patrikhane kapısındaki idamı, Yunanistan’ın adeta kurucu mitlerinden birini oluşturur. Gregoryas’ın önünde idam edildiği kapı bugün hala kapalıdır ve fanatikçe bir inanışa göre İstanbul Yunanistan’ın eline geçinceye dek açılmayacaktır. 1830’da bağımsız Yunan Krallığı’nın ilan edilmesi, Anadolu Rumluğu için de yeni bir dönemin başlangıcını oluşturdu.

İstanbul Patriği V. Gregoryas'ın idamı

Şimdi sahne yavaş yavaş kararsın... Ve tekrar aydınlandığında, top ve tüfek sesleri içindeki Yunan bağımsızlığından sıyrılmış olalım; neşeli limanı ve pırıl pırıl deniziyle binlerce yıldır yaşayıp giden İzmir çıksın karşımıza...

1821’de Mora’da çıkan ve on yıla kalmadan Yunanistan’ın bağımsızlığıyla sonuçlanan isyan, İzmir kamuoyunda da  büyük bir ilgiyle karşılandı kuşkusuz. Bu olay, yüzlerce yıldır rahat, serbest ve etnik çatışma nedir bilmeden yaşayıp giden Türk ve Rumlar arasında ilk fikir ayrılıklarına, ilk “ötekileşmelere” yol açtı.

1821’de Mora İsyanı’nın bastırılmasının ardından ele geçirilen asilerin bir bölümü İzmir’e getirildiğinde kentte çeşitli boyutlarda kargaşaların çıktığını biliyoruz. Aslında İzmirli Rumlar, isyan karşısında ne yapacaklarını çok ta fazla bilemiyorlardı. Belki de yüreklerinin bir yarısı heyecanla hareketi desteklerken, diğer yarısı “Hayır” diyordu. Ne desek farazi; yaşamak lazım o anı.

Kaynaklar, isyan karşısında İzmirli Rum kamuoyunun bölündüğünden bahseder. Mesleği ticaret olanlar çoğunlukla isyanı tasvip etmiyor ve kurulu düzenlerini korumak istiyordu. Belli bir kesim ise heves ve heyecanla Mora İsyanı’nı destekliyordu. Sonuçta bu ikinci gruptan pek çok kişi, isyana fiilen katılmak üzere İzmir’i terk etti.

Geri dönebildiler mi? Bilemeyiz. Ama ölenler, bağımsız Yunan devleti yolunda hayatını kaybeden ilk şehitlerden oldular.

İşte bu noktada sahnemiz yine kararsın.. Ve 1821’den, 1921’e gelelim... Yüz seneyi göz açıp kapayana dek geçiverelim. İzmir, bağımsız Yunan Krallığı’nın ilanından ve Megalo Idea’nın başlangıcından bir asır sonra, Yunanistan’ın işgali altındadır.

Gözümüzün önünden müzikli sahneler gelir geçer.. Mesela Kramer Palas ve içindeki Helenique Club, bütün neşesiyle oradadır. İşgal yönetiminin üst düzey askeri ve sivil yetkilileri, akşamları iki kadeh atmak ve Kemalist Direnişçiler ile mücadele hakkında şehre ulaşan son haberleri tartışmak üzere Kordon’da bulunan Hellenique Club’a gelmektedirler.


Şehirdeki Rumların en saygın buluşma yeri olan bu kulüp, 19. yüzyılda “Rum Tüccarlar Kulübü” adıyla açılmıştı. İlk yeri, şimdiki Halit Ziya Bulvarı civarında bulunan Aya Fotini Kilisesi’nin karşısıydı. Daha sonra İzmir’in en ünlü oteli olan Kramer Palas’ın içinde faaliyet göstermeye başlamıştı.

İşgal İzmir’inde Rum çocuklar, okullarına gitmeyi sürdürüyorlardı. 1733’ten beri faaliyet gösteren Evanjelik Koleji’nde Eski Yunan Edebiyatı, coğrafya ve cebir dersleri, aralıksız sürüyordu. Rum çocukları, Evanjelik Koleji’ndeki yedi yıllık eğitimlerinin ilk üç yılını “Elen Okulu”nda, son dört yılını ise “Gymnasium”da geçiriyorlardı. Okulun, İlyada’nın antik dönemden kalma nüshalarını da içerdiği söylenen muhteşem bir kütüphanesi vardı. Bu okul ve kütüphane, çok değil, bir yıl sonra kül olup gidecekti.


Erkek çocuklar Evanjelik Koleji’ne giderlerken, varlıklı Rum ailelerin kızları da “Homerion”da eğitimlerini sürdürüyorlardı. Okulun adı, Müslümanıyla, Rumuyla, Yahudisiyle bütün İzmirlilerin hemşerisi olmaktan gurur duyacağı antik çağ şairi Homeros’un adına ithaf edilmişti.

Şehrin siluetine bakıldığında dikkat çeken en yüksek yapı, 30 metreyi aşan boyuyla Aya Fotini Kilisesi’nin çan kulesiydi. İzmirli Türkler için Konak’taki Saat Kulesi ne ifade ediyorsa, şehrin Rumları için Aya Fotini’nin çan kulesi aynı şeyi ifade ediyordu. İzmir bir Yunan şehri olarak kalsaydı, kentin sembolü bu kule olabilirdi.


Aya Fotini, Rumların -her ay birkaç tane olan- dini bayramlarında ve şenliklerinde düzenledikleri etkinliklerin de merkeziydi. Bu bayramların en önemlisi, hiç kuşkusuz Paskalya idi. Paskalyalarda, şehrin Aya Vukla gibi, Hacıfrangu gibi, Aya Konstandinos gibi muhtelif Rum mahallelerinde çoğunlukla mahalleyle aynı ismi taşıyan kiliselerden çıkan halk, ellerinde resim ve ikonalarla sokak sokak dolaşır, akşam ise fener alayı için Aya Fotini önündeki meydanda toplanırdı.

“Kathari Defthera” Rumların uçurtma bayramıydı. “Temiz Pazartesi” anlamına gelen Kathari Defthera bayramında İzmir’in Rum gençleri, kendi yaptıkları şekil şekil ve renk renk uçurtmalarla adeta bir “gökyüzü şenliği” düzenlerdi.

Şimdi sahnemizde, işte bu gökyüzü şenliği olsun.. Havada körfezin mis gibi yosun kokusu.. Ve kızların, oğlanların söylediği cıvıl cıvıl Rumca şarkılar.. Işıklar yavaş yavaş kararsın, sesler yavaş yavaş sönsün.. Işıklar tekrar ve yavaşça açılırken bir duman kaplasın sahnemizi, bir yangının kesif dumanı.

İzmir neden yakıldı? İzmir’i kim yaktı?

Doğru soru şu olmalı: İzmir neden işgal edildi? İzmir’i kim işgal etti?

1821’de Mora’da başlayan isyan, 98 yıl sonra, 1919’da İngiliz destekli Yunan Kraliyet Ordusu askerlerinin Kordon ve Pasaport’tan İzmir’e çıkmaları noktasına dek gelmişti. Mora İsyanı zamanında olduğu gibi, İzmir’in Rum halkı yine bir ikilem ile karşı karşıyaydı. Bu yazının ortalarında kullandığımız bir ifadeyi, “kopyala-yapıştır” yaparak buraya aynen koymakta beis görmüyoruz: Belki de yüreklerinin bir yarısı heyecanla hareketi desteklerken, diğer yarısı “Hayır” diyordu. Ne desek farazi; yaşamak lazım o anı.

Her şeyi başlatan yüz yıl önceki Mora İsyanı karşısında olduğu gibi, işgal karşısında da bazı Rumlar heyecan duyarken, bazıları ise “Nereden çıktı şimdi bunlar?” diye düşünüyordu. Nitekim işgalcilerin davranışları, İzmirli Yunan yazar Kozmas Politis’e şu lafı ettirmiştir:

“Vatanımda bana yabancıymışım duygusunu vermeyi başardılar...”

Bu topraklar, İzmirli Rumların anavatanıydı. Yüzlerce yıl boyunca dinlerini ve dillerini muhafaza ederek yaşamışlar, 1821 ve devamında yaşanan gelişmeler dışında ciddi bir baskı ya da zulüm görmemişlerdi. Politis’in bu sözleri, Yunanistan’a acı dolu bir sitemden başka nedir ki?

Ve şehir yandı... Kim yaktı, neden yaktı? Açıkçası çok ta umurumuzda değil. Sonuç, Türk ve Yunan onbinlerce insanın savaşta ölmüş, dört bin yıllık Doğu Helen kültür mirasının ve Anadolu Rumluğu’nun sonunun gelmiş olmasıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder